eski stat

Zamanın ruhunda tribün ve stat kovalamak

İsmail Sarp Aykurt


Stadyumlar ve tribünler ona ilgi duymayanlar tarafından ‘bilinmez, tehlikeli ve riskli’ olarak değerlendirilirler. Gerçekten de öyle midir? Yoksa onlar da sokakların, yaşantıların birer parçası olarak mı değerlendirilmeliler? Her ne kadar kalabalık ve karışık görünseler de statlar duygu yüklü ve sıradan alanlardır. Sıradanlığı, insan için olmasından gelir. İnsan tarafından yapılan ve insana ait. Ancak ne kadar insan desek de genel olarak, stadyumların her köşesi aynı insanlar için değildir. Kimilerinde hâlâ koltuklar ya da beton alanlar olarak bölünür ve tahsis edilir. Beton kaldı mı demeyin, gerçek tribünler betondandır. Heyecanı veren, safları sıkı hissettiren bir betondur bu. Kimi zaman ıslak ve soğuktur. Stadyuma gelenlerin aynı yerlerde oturamamasının stadyumun biçimi ile ilgisi ise yoktur, kale arkaları ile localar arasında sınıfsal ve maddi ayrımlar vardır. Beton ya da koltuk olmaz bazen ama stadyumun kurulu bir ‘düzeni’ bulunur. Gelenlere bu düzene uyma görevi biçilmiştir.

Bromberger, ‘Stadyumdaki Kent/ Marsilya’nın Kültürel ve Toplumsal Topografyasının Aynası Olarak Olympique’ isimli makalesinde şöyle söyler:

 “Bir futbol maçını büyüleyici buluyorsak, bu sadece bizi oyaladığı için değil, toplumlarımızın merkezi değerlerini görünür kılmasındandır.”

Stadyumda tuttukları takımları destekleyen seyirciler aslında toplumsal, coğrafi, mesleki ve sınıfsal bir yapının izdüşümleridir. Stadyumlar, kültürlerin ve toplumsal niteliklerin de bir anlamda küçük bir örneğini bize sunar. Bu durum, taraftarların gelir durumlarına göre aldıkları biletten, stadın hangi tribününde oturduklarına, yakın buldukları sporculardan, yaptıkları tezahüratlara kadar tartışılabilecek ayrımları dahi içerebilir. O yüzden stadyumlar ya da tribünler bir ‘boş levha’ hiç olmamışlardır. Ama geçmişten geleceğe birçok müsabaka, hiyerarşik olarak bölünmüş tribünlerin tanıklığına şahit olmuştur. Dili olmadığına bakmayın, onlara baktığınızda koskoca bir tarihi sırtında taşıdığını, bir moloz yığını kaldığında dahi bir şeyler anlattığını hissedersiniz.

Tribündeki yerleşim sınıfsaldır!

Bromberger’in Marsilya örneğindeki şu ifadesi tribünlerdeki farklılaşmanın sınıfsal izlerini içerisinde taşır:

 “Stadyumun kuzeyinde, öncelikle kentin kuzeyindeki işçi mahallelerinden gelen bir topluluk vardır. Kentin güneyindeki şık mahallelerden ve saygın ikamet bölgelerinden gelen seyirciler ise daha dağınık biçimde de olsa güneydeki kale arkasında ve ana tribünde yoğunlaşır.”

Öteden beri biliriz, öğrenmişizdir.  Kale arkaları hep en ucuz yollu bilet temin ettiğimiz, takımını durmadan ve susmadan destekleyen yoksul işçi mahallerinin yoğun olduğu tribünlerdir. Gelirler kısıtlı, zaman dardır. Bir loca değildir, maraton diyebileceğimiz kapalı, numaralı vb. tribünlere ise cüzdandaki bakiyeler de yetmemektedir. Bu nitelikleri ile hem en uzak hem en yakın yerlerdir kale arkaları…

İşte tribünlerdeki yerleşim, yönelimler ya da eğilimler sınıfların izlerini taşırlar, bir anlamda da bulundukları kentlerin demografik özellikleri hakkında bilgi verirler. Bu yüzden stadyumlar kimliklerin, başkalıkların ve aidiyetlerin ortak potada eritildiği postmodern uğraklar değil; birikmiş çelişkileri ve toplumsal ilişkileri de görünür kılan aynalardır biraz da. Çıkışlara kapalı bir cam fanus değildir statlar; çoğu zaman boşturlar ve ziyadesiyle yalnız. Kurthan Fişek’in, “Spor, yapıldığı toplumun tüm çelişki ve özelliklerini olduğu gibi yansıtan bir aynadır.” tahlili, stadyum ve tribünler için geçersiz sayılabilir mi hiç? Statlar kimin mülkündeyse onun tarafından kurcalanır, sınırları çizilir ve yeniden inşa edilir.

Bu sebeple stadyumlar içerisinde konumlanan hiçbir siluet, toplumun göstergelerinden izole kalmamakta ve stadyumlar salt bir spor müsabakasını sunan teatral mekânlar olarak görülmemelidir. Stadyumlar ve tribünler canlıdır ve evrilirler. Aynı kalamazlar. Stadyumlar değişmekte ve yeniden yapılandırılmakta ise şayet, bu zamanın ruhundandır. Zamanın ruhu ise amatöre düşman, sponsora hayran, paraya ise muhtaçtır. Maça gittiğinizde aynı tadı almamak ondandır. Stat tüm tarihsel dokusuyla arena, park ve komplekslerin karşısındadır.

Tam da bu anlamı ile tribünlerin yeni nesil ‘statlarda’ söylenen marşlardan, skorlardan ya da son kalan sulu bir romantizmden çok daha fazlasına ihtiyacı vardır. Bu yazıdaki sınırlı romantizm de buna dâhildir. Stadyumların değişmesi o yüzden ve biraz da tribünlere olduğu kadar sokaktakilere de bağlıdır. O yüzden zamanın ruhuna uyulmaz; ona isyan edilir, karşı gelinir.