You’ll Never Walk Alone

Bir şarkıdan fazlası: You’ll Never Walk Alone

İsmail Sarp Aykurt


Futbol, bir kimlik ve özdeşleşme oyunudur aslında. İçerisinde tutkunun ve toplumsal yaşamın gündelik kültürünün de ye ettiği bir eski mecradır futbol. Bu anlamda, son yıllarda pek revaçta olan ifadelerle, egemen kültürle pek bağını koparmasa da kimi noktalarda ayrılan bir alt kültür göstergesidir. Futbolun arkeolojik bulgularına baktığınızda, dönemlerin koşul farklılıklarının futbola sirayet ettiğini fark edersiniz. Futbol o yüzden canlıdır, sanatsaldır ve evrimseldir.

Futbol, aynı zamanda bir mitler oyunudur. Simgeler, göstergeler yol göstericidir ve futbolu anlamak için bazen bir sembol yeterli gelir. Futbol, hem bir aidiyet ve kimlik tarif etmesi hem de ayrımlar yaratarak, hayali cemaatler oluşturması açısından da bir ortak bellek yaratarak Bourdieu’nun ifadesindeki gibi bir ‘habitus’ meydana getirir.

Bu habitusta birçok sanatsal ve kültürel öğe bulunur. Şarkılar, şiirler, tezahüratlar, edebiyat, bilim, sinema… Sirayet etme dedik ya, futbol sayılanların hepsinde kendisine bir yer açmıştır ve bu sürekli bir birikmeye konu olmuştur.

Ancak öyle başat örnekler vardır ki, kendi kalıplarının dışına taşmış, kendi zamanını çoktan aşmıştır. İnsan düşünebilir, bir şarkı ne kadar anlam yaratabilir ki bir futbol takımı için? Ya da tersinden bunun ömrü ne kadar uzun olabilir?

Bu sorularının somut cevabı Liverpool’un efsanevi diyebileceğimiz ve artık duyulduğunda aklımıza Liverpool’dan başka bir şey gelmeyen bir bağlama yerleşmiştir. Mit dediğimizde ilk aklımıza gelen “You’ll Never Walk Alone”dur. Şarkı ile kulüp arasında adeta bir anlamdaşlık türemiştir.

Şarkının pek bilinmeyen referansları

1920’li yıllarda, futbolcular henüz endüstriyelleşen futbolizmden uzaktırlar ama müzikhol afişlerini süslemeye de çoktan başlamışlardır. Görünürdürler, statü ve şöhretleri de yerli yerindedir. Tribünlerde birçok melodi ve tezahürat vardır, müzik yeşil saha ile tribünler arasındaki mesafeleri kısaltır. Ortak bellekteki her tezahürat, sizi futbolu icra edenin yerine koyarken, futbol oynayanları da tribünlerden biri yapar. Taraftar ile futbolcu arasındaki ilişki biraz da böyledir.

“You’ll Never Walk Alone” şarkısı aslında Liverpool için yazılmamıştır. Anfield Road’un hemen girişinde yazan bu ifade, 1945 senesinde Hammerstein ve Rodgers’ın Carousel isimli müzikallerinde yer bulmuş bir eserdir. Tabii, dönem müzikaller dönemidir ancak müziğin meramı, eşini yitirmiş bir kadına verilecek bir ‘kendini yalnız hissetme, biz seninleyiz’ tesellisidir.

Teselli, henüz ve ilk olarak Anfield Road’a ulaşmamıştır çünkü önce uğradığı yer, Liverpool’un ezeli rakibi United’ın mabedi Old Trafford’tur. Şarkı, 1958’de Busby’nin Bebekleri’nin Münih’te uğradığı hazin uçak kazası sonrası popülerleşir. İngiliz futbolunun bu elim olayın ardından bir araya gelmesini kolaylaştıran bu şarkı, hem hüzünlü bir öykü hem de bir birlik beraberlik anlatısıdır. Ancak ilk olarak Old Trafford tribünlerinde söylenen şarkı, 5 yıl içerisinde Liverpool’un mabedine geçiş yapar. Solist Gerry Marsden tarafından kayda alınan şarkı, Liverpool taraftarlarının dilinden düşmeyen bir marşa evrilir.

Her ne kadar Celtic taraftarları şarkının kendileri tarafından kullanıldığını iddia etse de Kop tribünü, bu dokunaklı şarkıyı Anfield Road’un adeta içerisine hapseder. Şarkı, kulübün tarihsel kimliğine hiç kazınamayacak şekilde nüfuz eder.

1963 yılında, Liverpool’lu bir müzik grubu olan Gerry&The Pacemakers bu şarkıyı albümlerinde okur ve 1960’li yılların başlarında Old Trafford’da dillendirilen şarkı, Liverpool’a transfer olur. Futbolda eşine pek rastlanmayacak bir transfer şeklidir bu…

Liverpool & You’ll Never Walk Alone bütünleşmesi

Anfield’da maç öncesinde tribünlere şarkılar çalan görevli, haftanın en çok ilgi çeken parçalarını çalarken, ilk sırada yer alan “You’ll Never Walk Alone” şarkısı tüm taraftarlarca, tek bir ağızdanmışçasına söylenir. Sosyalist Bill Shankly’nin de hoşuna giden bu durum, tarihin kırılmalarından bir tanesidir. Shankly düşündüklerini şöyle ifade eder:

“Her yer kaynayıp fokurduyordu ve en başından beri aradığım şey buydu…”

Liverpool’un aradığı budur, ortak bir his, kültür ve birlikteliktir. Zaten gelenekleri buna uygundur. Liverpool tribünlerinin dilinden düşmeyen şarkısı, artık bir aidiyet meselesi hâlini almıştır. Çalınmasına gerek duyulmadan söylenen bir Kop ritüeline dönüşen şarkı, Liverpool demektir. Bu, belki de bir takımla bu boyutta özdeşleşmiş olan tek şarkıdır:

When you walkthrough a storm,
(Bir fırtınaya karşı yürürken)
Hold your head up high,
(Başını yukarda tut)
And don’t be afraid of the dark.
(Ve karanlıktan korkma)
At the end of a storm,
(Fırtınanın sonunda)
There’s a golden sky,
(Altından bir gökyüzü)
And the sweet silver song of a lark.
(Ve eğlencenin tatlı gümüş şarkısı var)
Walk on through the wind, Walk on through the rain,
(Rüzgarda yürümeye devam et, yağmurda yürümeye devam et)
Though your dreams be tossed  and blown…
(Hayallerin havaya atılmış ve uçurulmuş olsa bile)
Walk on, walk on, with hope in your heart,
(Yürümeye devam et, yürümeye devam et, kalbindeki umutla)
And you’ll never walk alone…
(Ve asla yalnız yürümeyeceksin)
You’ll never walk alone.
(Asla yalnız yürümeyeceksin)

Şarkı, Liverpool’un Klopp liderliğinde kazanılan ilk Premier Lig şampiyonluğuna kadar hayal kırıklıklarını tedavi eden bir romantizm olarak hissettirse de, Liverpool’un tarihsel derinliklerinde yer alan dinamikler düşünüldüğünde başka bir anlama büründürüyor kendisini.

Liverpool gerçekten de hiç yalnız yürümeye mecbur edilmemiştir. “You’ll Never Walk Alone” tam da bu yüzden, sadece bir şarkı sözü olmanın artık çok ötesinde… Bu, hem Liverpool taraftarlarının takımlarına olan değişmeyen inançlarında ve tarihsel referanslarında hem de Alman çalıştırıcı Klopp nezdinde duydukları ve kimilerinin “Liverpool über alles” (Liverpool her şeyin üzerinde) pankartlarında saklı…