Kenan Başaran

Kenan Başaran: Medya mensupları ‘taraftar forması’yla futbolun içinde

Konuğumuz; farklı basın kuruluşlarında çalışan, buralarda değerli üretimlerde bulunan ve spor yazarlığını sürdüren Kenan Başaran oldu. Kenan Başaran ile spor yazarlığı tercihini, basın-yayın sektöründeki deneyimlerini, spor medyasını ve gazeteciliği konuştuk.

Röportaj: Utku Gel


- Klasikleşen bir soruyla başlayalım istiyoruz. Kenan Başaran kimdir?

1975 Erzurum doğumluyum. İlkokul 5. sınıfa kadar Ankara’da okudum. Sonra İstanbul’a geldim. Tuzla Lisesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’ne girdim. Bu üniversitede Bilişim Bilim Dalı’nda da yüksek lisans yaptım.

Daha öğrenciyken Radyo Umut’ta çalışmaya başladım. Sonra Yaşam Radyo, Referans gazetesi, Radikal, Hürriyet ve hâlihazırda Ajansspor’dayım. Arada 2000-2005 arasında General Electric’'in Türkiye'deki beyaz eşya mümessili Gepa AŞ’de halkla ilişkiler sorumluluğu ve Foreks ekonomi ajansında da editörlük yaptım. 2005-2010 arasında BirGün gazetesinde de spor yazarlığı yaptım.

Gazeteci olma fikri nasıl oluştu?

Bizim zamanımızda fikirden çok, sınavda aldığınız puanla tutturduğun yer belirleyiciydi. Benim asıl arzum hukuktu ama öylesine yaptığım basın-yayın tercihi geldi. Yanılmıyorsam 15 tercih hakkı vardı. Tabiri caizse, Spor Toto misali doldurmuştum.

- Meslek yaşamınıza üniversitede okurken başladınız. Sonrasında, farklılık gösterse de, iletişim sektörünün içinde kaldınız. Nasıldı bu ilk deneyimler?

İlk deneyimler benim için çok kıymetliydi. Özellikle 1995-1999 sürecindeki Yaşam Radyo… Ben buraya muhabir olarak girdim. Elimde ses kayıt cihazım ve mikrofonumla birçok haberi yerinden takip ettim. Aralarında Metin Göktepe davası da olan çok sayıda toplumsal olayı izledim. Programlar da yaptım ve ayrıldığımda yayın yönetmeliğine kadar yükselmiştim. Çok öğretici ve geliştiriciydi. Bölgesel bir radyoydu.

O zamanlar ana akım medya bizim için ulaşılmaz gibi görünürdü. Kendimizi oralara yeterli bulmazdık. O koca plazalar ürkütücüydü. İş başvurusu yapmak bile ürkütürdü. Sonra içine girdikten sonra ‘’Bu muymuş? Biz buralara çok fazlaymışız bile.’’ dedim. Bilgimizle, çalışkanlığımızla ve işe olan saygımızla ana akımdakilerden eksiğimiz olmadığı gibi fazlamız varmış. Tecrübeyle sabittir.

- 2005 yılında girdiğiniz Referans gazetesinde futbol ile ilgili yazılar yazmaya başlıyorsunuz. Bunu, spor yazarlığına ilk adımınız olarak yorumlamak mümkün. Bu tercihin sebebi neydi?

Futbola dair ilk işlerim kapanıp yeniden açılan Yaşam Radyo’da ve sonrasında Yön Radyo'da oldu. Bu iki radyoda ‘Açık Futbol’ ve ‘Numarasız’ diye programlar yaptım. 2005-2010 arasında da BirGün gazetesinde spor yazıları yazdım.

Referans’a ben ekonomi editörü olarak girdim. Zamanla gazeteye futbol başta olmak üzere spor ekonomisi içerikleri hazırlamaya başladım. 2008’de futbol kulüplerinin forma göğüs reklamlarının tarihçesini ve bunan paralel Türkiye ekonomisindeki gelişimi anlattığım araştırma inceleme yazım, Dünya gazetesinin verdiği Nezih Demirken Ulusal Basın Ödülü’ne değer bulundu. Referans'ın hafta sonu gazetesine de ‘Paslaşmalar’ adıyla röportajlar yaptım. Spordan siyasete, sanattan iş dünyasına kadar birçok kişiyle röportajlar yaptım. Bu röportajlar Radikal’de de bir süre devam etti.

Futbol benim hobimdi. Zamanla esas işim halini aldı. İş halini alınca da eskisi kadar futboldan keyif almamaya başladım. Çünkü artık mutfakta neler olup bittiğini görüyordum. Dışarıdan yazar olarak romantik bir tavrım vardı. İçine girdikçe artık o büyüsünü yitirdi.

- Spor yazarlığı serüveniniz Radikal ve Hürriyet ile devam etti. Son olarak Ajansspor… Bu deneyimleri paylaşabilir misiniz?

Radikal’de hem editör hem de yazar olarak çalıştım. Hürriyet'te de aynı çizgi sürdü. Beri yanda muhabirlik duygusuyla da hareket etmeyi bırakmadım. Çok sayıda haber de yaptım.

BirGün’den Radikal ve Hürriyet’e uzanan serüvende şunu yaşadım: Ana akıma doğru alanınız daralıyor. Bunu kimse inkâr edemez. Ama BirGün’de sisteme çok dışarıdan bakmanın handikapları vardı. Uzaktan bakmak da sıkıntı yaratabiliyor. Basit, çok iyi sandığınız birini yakından görünce, öyle olmadığına tanıklık etmek gibi. Belki Radikal bu anlamada en dengeleyici yerdi. Ne çemberin dışından ne de içinde gibi...

- Hürriyet serüveninize parantez açalım. Sendikaya üye olmak anayasal bir hak ama sizin de içinde olduğunuz bir grup basın emekçisinin Hürriyet’teki işine sendikalı olduğu ve sendikal faaliyetler yürüttüğü için son verildi. Sendikalı olmak basın sektörü için nasıl bir sorun teşkil ediyor?

Sendikasızlık sadece basının değil birçok işkolunun temel sorunu. Medyanın irtifa kaybında sendikasızlaşma temel etmenlerden biridir.

90’larda koalisyonlar nedeniyle medya bir güç zehirlenmesi yaşadı. En alttan en üstteki yöneticiye kadar. Gelirler de eskiye göre çok artmış ve haliyle sendikasızlık bir sıkıntı olarak kendini hissettirmiyordu. Ama 2000’lerden itibaren editöryal bağımsızlığın kıymeti anlaşıldı. Gazetecinin öncelikle gazete içerisinde yöneticisine kadar özgür olması gerekiyor. Bu da editöryal bağımsızlıkla olacak iş. Peki, bu bağımsızlığı sergilemenin sigortası nedir? Örgütlülük, yani sendika.

Siz bir editör olarak gelen bir haberi mesleki ilkelere göre değerlendirip kullanıp kullanmama gücüne sahip olmalısınız. Bu güce sahip olduğunuzda patronunuzun hafta sonu kahvaltıdaki golf keyfini sayfaya ‘turnuva’ diye manşet yapmazsınız. Aksi halde yaparsınız! Çünkü hiçbir güvenceniz yoktur.

Sendikal örgütlenmenin önünü açan ve yasal olarak bunu destekleyen bir ortam, uzun vadede demokrasiye büyük katkı sağlar. Örgütlü, mesleki güvenceyle mesleki ilkelere riayet etme gücü bulunan gazeteci, taraf olsa dahi objektif hareket etmek zorunda kalır. Güçlü meslek örgütleri, gazeteci üzerinde de denetleyici olur. Örgütsüzlüğün bir sonucu olarak, bugün medyanın her alanında bir amigolaşma vardır. Diğer yandan sendikal hareketin de önce kendisinden başlaması lazım bir devrime. Çoğu köhneleşmiş yapıda. ‘Küçük olsun benim olsun’ zihniyeti hâkim. Birçoğunun işyerlerinde ne örgütlenme derdi var ne de yeterli bilgi birikim ve deneyim...

Ben kendi adıma, mesleki olarak bir sıkışma yaşadığım için son barutumu sendikal çalışma için kullandım. Çünkü iş yapma anlamında sahip olduğumuz ahlaki zemin giderek küçülmüştü. ‘Ya bırakıp gitmek ya da değiştirmeye çalışmak’ seçeneği vardı. Ben ve arkadaşlarımız değişim için uğraştık. Kaybeden keşke sadece biz olsaydık. Ne yazık ki tüm medya kaybetti.

- İyi bir gazetecinin doğrudan, haklıdan ve gerçeklerden taraf olduğunu düşünüyoruz. Peki, siz ‘tarafsız gazeteciliğin’ mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

Bu gazeteciliğin ezeli tartışmasıdır. Gazeteci tarafsız olmaz. Her insan bir şekilde taraftır. Ama objektif olmak zorundadır. Çok basit: Milli Takım’ımız bir başka ülke milli takımıyla maç yapıyor olsun. Doğal olarak Türkiye’yi tutarız. Elbette istisnalar vardır. Ama genel olarak Türkiye’yi tutarız. Ama rakibin kazandığı bir penaltı eğer penaltıysa buna penaltı diyebilmektir gazetecilik. Taraf olmak hakikati görmezden gelmek değildir. Taraf ama objektif. Tam da ihtiyaç duyduğumuz budur. Bugün objektif gazetecilik sıkıntısı çekiyoruz. Herkes kendi mahallesini veya takımını alabildiğine vicdansızca savunuyor.

- Futbola medya üzerinden geri dönelim... Futbol ve medya ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani futbol medyayı, medya da futbolu ‘iyi’ besliyor mu?

Karman çorman! Haddinden fazla içiçe girmiş. Medya mensupları haddinden fazla ‘taraftar forması’yla futbolun içinde. İlişkiler çok sağlıklı değil. Medya kurumları, futbol kulüpleriyle ve diğer yapılarıyla ilişkilerini muhabirler üzerinden kurmayı bıraktı. Spor müdürleri, muhabirleri pasifize etmeye başladı. Muhabirlerin büyük kısmı da amigoya dönüştü. Bu işin yapılış biçimini erozyona uğrattılar ve geri dönüş de pek yok. ‘Haber’ ancak bir çatışma yaşanırsa yapılır hale geldi. Belgeye, bilgiye dayalı haber çok azaldı. ‘Beslemek’ işi, gelinen noktada biraz form değiştirmiş görünüyor!

- Sizi sadece köşe yazılarınız ve haberlerinizle değil, kitaplarınızla da tanıyoruz. Ancak futbol kitaplarının ve bunlara ilginin sınırlı olduğunu görüyoruz. Böyle bir durum mevcutken neden futbol kitapları yazmayı düşündünüz?

Yazmak öncelikle entelektüel bir eylem. Böyle bir eylemde kişi önce kendisini var etmeyi hedefler. Kayda değer bir eser bırakmak, var olma çabasıdır. İki seçenek vardır: Var olmak ve varlıklı olmak... Ben her anlamda birincisini tercih ediyorum.

Günümüzün revaçta olan sosyal medyada da bu çizgideyim. Bir takımı tutsam da mümkün mertebe gazeteci kimliğimi koruyarak onun üzerine yazıp çiziyorum. Amiyane deyimle takipçi kasmıyorum. Diğer takımlara dair de görüşlerimi yazıyorum; olumlu veya olumsuz. Yoksa takipçi almanın yollarını bilmiyor değilim...

Türkiye’de futbol sadece sonunda kupa varsa peşinden gidilen bir oyun. Ucunda kupa yoksa tribünler boş kalır; dört büyükte de... Oyun değil oyunun vaat ettiği havuç seviliyor. Bu kültürde de oyuna dair kitap kimsenin umurunda olmuyor. Dijitalleşmeyle birlikte bırakın kitap okumayı, yazdığınız bir yazıyı bile okuma zahmetine katlanmıyor insanlar çoğu zaman. Sadece yazının başlığına bakıp altına yorumlar döşeniyor. Başlıktaki ironiyi falan anlamadan... Ne ünlemin manasını biliyor ne soru işaretinin... Bu anlamda sosyal medyada bir ‘vahşi Batı’ dönemi yaşıyoruz.

- Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Her anlamda çoğulcu bir ortam temennisiyle...