Mehmet Yüce

Mehmet Yüce: Futbolda masumiyet kayboldu

Dünyada futbola verilen ara yeni yeni kaldırılırken, biz de üretken ve çok boyutlu bir spor tarihçisi olan Mehmet Yüce’yi konuk ettik. Mehmet Yüce ile futbolun ülkedeki tarihini, işgal yıllarından masumiyet çağının sona ermesine kadar giden o çalkantılı spor ve futbol dönemlerini konuştuk.

Röportaj: İsmail Sarp Aykurt


- Öncelikle merhaba. Kısaca kendinizi özetlemenizi istesek, Mehmet Yüce kimdir?

1987 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünden mezun olup uzun bir süre mühendislik yaptıktan sonra, 2000 yılında Türkiye’nin olimpik spor tarihi üzerine araştırmalar yapmaya başladım. 2014’ten itibaren kitap yazmaya karar verdim. En son yayımlanan kitabım ise ‘’Esir Şehirde Spor’’ oldu. Ekim ayında “Türkiye Derbiler Tarihi” kitabım ve bu yılın sonlarına doğru da “Altay Tarihi” kitabının 1. cildi çıkıyor olacak.  Şu anda “İstanbul Kulüpler Tarihi” kitabını hazırlıyorum. Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ve Beşiktaş Belediyesi’nin çıkardığı dergilere de yazılar hazırlıyorum. Özetle, şu an gündemimde bunlar bulunuyor.

- Bir spor tarihçisi olarak öne çıkıyorsunuz. Son zamanlarda yaptığınız birçok çalışma da göze çarpıyor. Bu zamana kadar neler ürettiniz, kısaca bahsedebilir misiniz?

Bu zamana kadar “Osmanlı Melekleri”, ”İdmancı Ruhlar” ve “Romantik Yürekler“ üçlemesi kitaplarım ve “Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak” adlı hatıra kitabım çıkmıştı. 2019 yılı aralık ayında ise Basketbol Federasyonu için basketbol tarihini yazdım. Onun dışında çok yazarlı kitapların spor bölümlerini yazdım. Örneğin, Türkiye’nin 1960’lı yıllardaki sporu hakkında yazdığım ve İletişim Yayınevi’nden çıkan bir kitap var. 1970’li yıllar kitabı da önümüzdeki süreçte okurlarla buluşacak.

“Darüşşafaka” kitabının üç yazarından biriydim. 100. yılı nedeniyle çıkan kitabın başlangıç bölümünü ve 1950’lere kadar olan kısmını kaleme aldım. ‘’Esir Şehirde Spor’’ kitabım henüz yayımlandı. Bunların haricinde bazı karma kitaplarda Ekalliyet ve gayrimüslimlerle ilgili bölümler yazdım. Yakın zamanda ise İstanbul’un İşgali’nin 100. yılı olması sebebiyle hazırlanan ve Kültür A.Ş. Yayınları’ndan çıkacak olan ‘’İstanbul’un Renkleri’’ adlı karma kitap için “İstanbul Basınında İşgalin İlk Günleri” başlığını taşıyan bir bölüm kaleme aldım. Şu an için bunların olduğunu söyleyebilirim.

- Peki, futbol ile ilk kesişmeniz ne zaman gerçekleşti? Özellikle futbolla ilgili yazma ve araştırma yapma iştahı, bu araştırmaların eksik olduğu tespitinden mi kaynaklanıyor?

Açıkçası, geçmişte neler yaşanmış diye merak ediyordum ve araştırmalarımda bulduklarım beni çok tatmin etmedi. Bunların birçoğunun doyurucu olmaktan uzak ve bilgi kirliliği yaratan çalışmalar olduğunu düşünüyorum. Benim yazdığım kitabın tüm bunların bir antitezi olduğu söylenebilir.

- Son döneme baktığımızda yaptığınız araştırmaların ezber bozucu etkisinden söz ediliyor. Yani futbolun tarihinin yeninden yazılması gibi… Siz böyle görüyor musunuz?

Daha doğru izah etmek gerekirse buna ayakları üstüne basan, belgeler ile arşiv çalışmalarına dayanan, kulüpçülük yapmayan ve bu tarz yaklaşımlardan uzak kalan çalışmalar denebilir. Tersinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Tarih, neticede sonradan yazıldığı için istenildiği gibi yazılabiliyor. Böyle kitaplar var fakat ilgimi çektiğini söyleyemem. Özellikle, literatüre bakıldığında kulüp kitaplarının son derece fanatizm içerdiği görülüyor. Herhangi bir kulübe tutkulu insanların yazdığı spor kitaplarında da yine bir fanatizm göze çarpıyor. Çalışmalarımın bu anlayışa karşı bir antitez olarak görülebileceğini düşünüyorum.

Bu işle uğraşacak olanlar, benim kitaplarımda küçük bir satır görüp oradan yola çıkabilirler. Araştırma yapanlar için kitaplarımda bir başlangıç noktası veya herhangi bir mefhumu ortasından yakalamalarını mümkün kılan notlar var.

- Futbolla devam edelim. Osmanlı Melekleri, İdmancı Ruhlar ve Romantik Yürekler gibi 3 ciltlik futbol tarihini yazarken yapmak istedikleriniz nelerdi? Bunu ne kadar karşıladı kitaplar?

‘’Osmanlı Melekleri’’ kitabını çok daha geniş yazabilirdim diye düşünüyorum. İletişim Yayınları bunları yayımladı, bu hiç olmayabilirdi de… Ama bir futbol kültürleri olduğunu biliyorum. İkinci baskıdan haberim olsaydı orada bazı küçük hataları bertaraf ederek, genişleterek daha iyi bir kitap yazabilirdim. “İdmancı Ruhlar” ise “Osmanlı Melekleri” kitabının devamı gibi fakat başka bir kurgu ile yazıldı. Kurgulardan bir tanesi hikâyeler, diğeri ise istatistikler. Ben çalışmalarımda ikisini de verdim ki insanlar hangisi ile ilgileniyorsa onu alsınlar. Bunun dışında, fotoğraflar daha iyi basılabilirdi. Tabii, benim o zamanki fotoğraf koleksiyonum daha dardı. Yeniden yazsam, çok daha zengin bir fotoğraf içeriği kullanabilirdim. Çünkü 2014’ten 2020’ye kadar olan altı yıllık süreçte arşivim çok gelişti. Fakat son tahlilde, bu işin bir sonu yok. Bunlara rağmen çalışmamdan sonuç itibariyle memnunum ve hem fotoğraf hem de bilgi olarak derinlikli bilgiler vermeye gayret ediyorum.

- Romantik Yürekler’de dikkat çekici bir ifade var ve futbolda masumiyet çağının bittiğini söylüyorsunuz. Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?

Tabii ki, gerçekten düşünmeseydim yazmazdım zaten. Bana göre bahis olaylarının başladığı dönem önemli. Örneğin, ilk önce Spor-Toto başlıyor; ama bir bahisten ziyade insanların eğlendiği, maçın romantizmini bozucu etkisi sınırlı olan bir oyun olarak kalıyor ve maçlara çok yansımıyor. Bu anlamıyla devletin içerisinde olduğu, halkın oynadığı ve kazanılan paranın da spora aktarıldığı bir rutin şeklinde sürüyor. Fakat 1992 yılında sponsorların devreye girmesi ile durum başka bir yöne kayıyor. Futbolun endüstriyelleşmesi, tribünlerin ayrılması, kulüplere ait stadyumların faaliyete geçmesi, bahis şirketlerinin bir aktör olarak ortaya çıkması futbolun masumiyetini hızla yitirmesine kapı aralıyor.

Özellikle, 2000 yılından sonra bu işlerin çığrından çıktığı ileri sürülebilir. Futbol, bir eğlence ve temaşadan ziyade, maçın kaç kaç biteceği üzerine kurulu bir para kazanma makinesine dönüştürüldü. Medya ve sponsorların yönlendirmelerinin oyuna etkisini hissediyor ve futbolun tepe noktası olan UEFA ve FIFA’da gerçekleşen yolsuzluklara tanıklık ediyoruz. Bütün bunların başlamasına sebep olan ana olgunun ise futbolun bir sektöre evrilerek burada dönen para miktarının logaritmik bir şekilde artması olduğunu söyleyebiliriz. Bu artış, insanın içindeki kötülüğü de ortaya çıkarmış oluyor.

Tüm bu veriler birlikte değerlendirilince 1992 yılından sonra masumiyetin hızla kaybolduğunu söylemek mümkün oluyor. Ben masumiyet çağının kapanışını, ''Romantik Yürekler'' kitabımda Rambo Yusuf’un golü kendisi atabilecek durumdayken, Tanju’ya attırmasını referans vererek anlatmıştım. Son bir not ise futbolun 1992 yılından sonraki tarihini yazmaya kalkanlar için olmalı. Bunu nasıl yazmalı? Bu noktada dikkat edilmesi gereken çok fazla kriter bulunuyor. Araştırmayı yapacak kişi futbol maçlarının sonuçlarından çok, sosyal ve siyasal etkileri ile taraftar profilinin değişmesine bakmalı.

- Peki, Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak kitabınızda da Osmanlı’nın son yıllarındaki idmancı ve futbolistlerin portre çizimleri var. O portrelerde futbola dair en çok ne buldunuz? Ya da tersinden şimdikilerden ne eksik ya da fazla?

Kitapta elli iki futbol adamı, sporcu ve gazetecinin portresi bulunuyor. Bakıldığında ilk göze çarpan şey, bu insanların zengin olduğudur. Buradan hareketle Meşrutiyet Dönemi’nde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında, yani geç Osmanlı ve erken cumhuriyet döneminde spor yapan insanların zengin insanlar olduğu tespitini yapabiliriz. Bu işin merkezinde ise İstanbul var. Taşraya baktığımızda ise İzmir’in levanten ve gayrimüslim nüfusundan dolayı bir avantajı olduğunu ancak o avantajın pek de değerlendirilemediğini söyleyebiliriz.

Çizilen bu elli iki portrenin, yaklaşık elli tanesi İstanbulludur. Dolayısıyla Ankara ya da İzmir’den pek kişi olduğunu söyleyemiyoruz. Dikkat çeken bir diğer özellik ise bu insanların okuryazar olmasıdır. Bu bilgi şimdiki sporcu profili ile o zamanki profil arasında olan büyük farkları da kavramamızı sağlıyor. Dönemin sporcularının kültürlü, entelektüel, iyi bir liseyi bitirmiş veya üniversiteli; yine bir kısmı yurt dışında tahsil görmüş, naif ve kendini eleştirebilen, espritüel, gazetelere yazı yazan insanlar olduğunu görüyoruz. Açıkçası, benim gözümde onlar futbolistler; şimdikiler ise topçu. Ayrıca o zamanların federasyon başkanları, kulüp idarecileri toplumda saygı duyulan insanlar arasından çıkıyorlar. Önemli bir özellikleri de dürüstlük. Çünkü futbolla para kazanmak için ilgilenmiyorlar.  Futbol o dönem eğlenmek ya da meydan okumak için oynanıyor ve yine sertlik, nefret, rekabet gibi durumlar var. Hatta 1914 yılı için çekişme, atışma ve husumet dönemleri olduğundan bahsedilir. Ancak o zamanki seviye ve tartışma kalitesi ile şu anki tartışma kültürü birbirinden çok farklı. Günümüzde de futbolun içerisinde yer alıp okuyan bir kesim muhakkak vardır ancak genele bakıldığında idareci, teknik direktör, sporcu bazında seviyenin düşük olduğu gözlemlenebiliyor. Bunların haricinde ise eskilerde sporcularda öne çıkan ruhun vatanperverlik olduğunu da ekleyebilirim. Bu durumun ortaya çıkmasında ise dönemin devrimciliğinin, biraz ulus devlet milliyetçiliği ile iç içe gitmesinin etkisi olduğunu söyleyebilirim. Şimdiye kadar anlattıklarımdan dolayı her şey tozpembe gibi görünse de bu dönemin de olumsuz yanları yok değil. Örneğin, dönemin milli takım algısı bambaşka ve milli maçlar öncesinde savaşa gidiliyor gibi bir algı oluşturuluyor. Yine bu havanın etkisiyle özellikle İzmir ve İstanbul’da ekalliyetlere ve gayrimüslimlere karşı gösterilen kötü tavırlar olduğunu ve bunun etkisiyle Türkler ile ekalliyetler arasında bir ayrım olduğunu biliyoruz. Bazı olumsuzlukları olmakla beraber son kertede eski dönemin daha kaliteli olduğunu ifade edebilirim

- Son çalışmalarınıza geçelim. Esir Şehirde Spor’u yazdınız. İstanbul’un İşgal Günleri kitabında basınla ilgili bir bölüm kaleme aldınız. Hatta basketbol ile ilgili bir çalışmanız da yayımlandı. Ancak ben Esir Şehirde Spor’a değinmek istiyorum. Orada ‘Cuma ve Pazar ligi’ var, ‘Bir günde başlayıp biten turnuva’ kısımları var. Özetle, işgal günlerinde futbol ile ilgili ne buldunuz? Orada şimdileri açıklayacak dikkat çekici ne var sizce?

İşgal günlerinde futbol ile bugünleri kıyaslamak pek mümkün değil. Tek ortak nokta, kulüplerin ayakta kalmaya çalışması diyebiliriz. Örneğin, Fenerbahçe’nin işgal kuvvetleriyle yaptığı maçlar tamamen para kazanmaya dönük organize edilmiş müsabakalardır. Seyircide elbette yabancı bir takımla yapılan maça daha çok ilgi gösteriyor. Yani, o bilinen ve kabul gören hâliyle ‘halka moral vermek’ için yapılan maçlar değil bunlar. Görünen kısım belki o olabilir ama arka plandaki esas sebep, para kazanmaktır. Sonuçta, şehrini işgal eden bir takımla maç yapmak, onlarla samimiyet geliştirmek kabul edilir bir şey değil. Tabi ki Fenerbahçe yüzünden işgal edildiğini söylemiyoruz İstanbul’un. Fenerbahçe’nin yapmaya çalıştığı şey, ayakta kalmaya çalışmak. Galatasaray ise oynayacak gücü olmadığından yabancı takımlarla karşılaşamıyor. Bunun için biraz zamana ihtiyacı oluyor.

Bunların haricinde Altınordu faal durumda ve işgal kuvvetleriyle maç yapacak kadar kuvvetli. Bu üç takım, futbol müsabakaları yapıyorlar. Ancak sadece futbolun olduğunu söylemek diğer sporlara haksızlık olur. Jimnastik, basketbol, voleybol, boks gibi sporlarda yapılıyor bu dönemde ve bunlara eşlik eden bir bahis furyasından da bahsetmek mümkün. İstanbul’da o sıralarda işgalciler haricinde, Beyaz Ordu’yu destekleyen Ruslar da bulunuyor. Kızılordu’dan kaçmış olan bu feodal zenginler İstanbul’da sefil haldeler ve tombala çektirmekle meşguller. Beyoğlu’nda pavyona benzer yerler açıp, Rus kızlarını Türk erkeklerinin beğenisine sunma gibi türlü işlere girişiyorlar. At arabası yarışları ve Taksim sahasında yapılan köpek yarışları çok revaçta. Yani dönemin İstanbul’unun kozmopolit bir atmosferi olduğu anlaşılıyor.

Bu noktada bir ek daha yapmak isterim. Şu algıyı da aşmak lazım artık. Bütün gayrimüslimlerin İstanbul’un işgalini alkışladıkları ve hoş karşıladıkları inancı doğru değil. Örnek olsun, Yahudiler işgal kuvvetlerine ciddi anlamda mesafeli yaklaşıyorlar. Sonuçta Rum, Ermeni, Levanten ya da Türk halkı tuhaf ve zor zamanlar yaşıyorlar. İstanbul’un işgali yumuşak bir işgalmiş gibi görünüyor ama hiç de öyle değil. Sıradan vatandaşın mutsuz olduğu, işbirlikçi Türklerin de Kuvâ-yi Milliye’nin de olduğu çoklu bir ortam var. Zorlu bir beş yıl olsa da bu dönemler, spor açısından renkli geçiyor. O dönemlerde Galatasaray’ın beyzbol takımı var mesela. Kadınlar da çok zor günler yaşıyorlar. Devlet otoritesinin olmadığı, yönetsel boşlukların olduğu ve bir o kadar da tuhaf bir zaman aralığından bahsediyoruz.

- Peki, futbolla ya da genel olarak sporla ilgili araştırılacak ne kaldı? Aklınızda yeni bir araştırma ya da yeni bir kitap projesi var mıdır?

Futbolla ilgili henüz bana göre çok az şey araştırılmış durumda. Çünkü futbolun çok fazla kriteri bulunuyor. Bunların tamamının araştırılması pek mümkün değil. Aslında bunu Futbol Federasyonu’nun şekillendirmesi ve yönlendirmesi gerekiyor. Yine bir örnek; hiç ele alınmayan, adeta araştırılmadan yoksun bırakılmış denilebilecek futbol teşkilatları tarihi var. Federasyonun kendi tarihi de buna ilave edilebilir. Sadece İstanbul içerisinde değil, her yerde ayrı ayrı futbol tarihleri var. Ulusal futbol, seyahatler, futbolcular ve futbol adamları, futbol-siyaset ilişkisi, futbolun halkın üzerindeki izleri, taraftar profilleri gibi başlıklar da araştırmaya tabi olmalı. Tüm bunların yanı sıra, başka sporlar yok mu? Bunların da ayrı ayrı tarihleri var. Mesela vaktim yok ama Türkiye boks ya da voleybol tarihi önemli ve üzerine çalışılmalıdır. Federasyonların kendi tarihine sahip çıkıp çıkmama konusunda algıları pek oluşmamış. Sadece mevcudu ve bugünü yönetmeye odaklanmışlar. Ama unutmamak lazım; kendi tarihini bilmeyen bugününü yaşayamaz.

- Röportaj için teşekkürler. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Umarım iyi olur sizler için…