Uğur Vardan

Uğur Vardan: Futbol bir sanat ama oyunun endüstriyel yapısı bunu taşımıyor

Sorularımızı çeşitli medya kuruluşlarında görev alan, daha çok sinema ve spor yazarlığı ile bilinen Uğur Vardan’a yönelttik. Vardan’la yazarlığın geldiği noktayı, futbolun arsada olduğu dönemlerden şimdilere uzanan yolculuğunu, sinemanın geçirdiği evrimi, sinema ile futbol arasındaki ilişkiyi konuştuk. Tabii bir de futbol filmleri önermesini istedik.

Röportaj: Utku Gel


- Merhaba. Klasik bir soruyla başlayalım. Uğur Vardan kimdir?

Şöyle aktarayım: 1964 doğumluyum. İTÜ’de mimarlık okudum, bitirmedim, hâlâ tek dersim var. İzlemek, okumak ve yazmak, benim için çizimden daha öncelikliydi; dolayısıyla bir şekilde mimarlıkla yolum ayrılacaktı. Bir ilan gördüm ve harekete geçtim, Gelişim Yayınları çatısı altında gazeteciliğe adım attım. Aslında çalıştığım mimarlık bürosunda bir hayli iyi para kazanıyordum, yarısına bir maaşla bilmediğim sulara yöneldim ama sonuçta bu cephede tutunmayı başardım. 1989 Eylül’ünden beri hiç durmadan basında çalıştım. Erkekçe, Arkitekt, Antrakt dergilerindeki ikişer yıllık turlardan sonra uzun süre Aktüel’de forma giydim, arada yine iki yıla yakın FHM maceram oldu. Sonrasında ise Radikal ve şimdilerde Hürriyet. Muhabir olarak başladım, editörlük, spor şefliği gibi görevlerde de bulundum. Sinema ve spor yazarlığı öne çıkan kimliğimdi ama asıl olarak hep işin mutfağındaydım.

- Siz de belirttiniz ama çeşitli medya kuruluşlarında yer alarak spor veya sinema yazarlığı yaptınız, yapıyorsunuz. Medyadaki deneyimlerinizden yola çıkarsak spor ve sinema yazarlığı ne noktada?

İkisi de izlemeye ve izlediklerini paylaşmaya ilişkin çabalar. Bizde spor yazarlığı aslında ‘futbol yazarlığı’nın bir başka adı. Yazma işinde mesele yerelden evrensele uzanan bir dil, üslup, bakış açısı, duruş ve vicdan geliştirmek. Gördüğünü çalmak, karşındaki yapıtın, oyunun, 90 dakikanın, koşunun vs. hakkını verirken de araya yazı denen ifade biçiminin tadını, nefasetini katmak… Bu açıdan sinema yazarlarının daha evrensel ve dünya standartlarında olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama artık dünyayla aramızdaki azalan mesafeler özellikle genç kuşak spor yazarlarının da evrensel çizgilere taşınmasını sağladı. Lakin günümüzün asıl meselesi iki ayrı disiplinin ne noktada olduğundan çok, yazarlık kavramıyla ne denli örtüştüğü. Bence iki cephedeki asıl problem bu hatta cereyan ediyor. Kimse yazı insanı olmayı önemsemiyor, önemli olan görüntülü mecrada yer almak, kısa sürede tanınmak, mümkünse böyle para, itibar, saygınlık kazanmak. Zaten geçmişe göre yazılı basında tutunacak yer sayısı da azaldı; dergi ve gazete tirajları düşük ve az, dolayısıyla dijital dünyada öne çıkmak gerekiyor. Bu açıdan şimdinin genç kuşak spor ve sinema yazarlarında farklı refleksler olduğu kanısındayım.

- Mesela...

Mesela Twitter, herhangi bir şey yazmaktan, daha önemli bir ifade alanı gibi geliyor onlara sanırım (bunu yazma alanlarının azaldığının, küçüldüğünün farkında olduğumu bilerek söylüyorum). Bir film sonrası ya da bir maç esnasında, sonrasında atılan tweet’ler, filmi ya da oynanan futbola, basketbola, yüzmeye vs. dair bir yazıdan daha önemseniyor. Muhatap olunan kitlenin de yazı gibi bir derdi olmayınca kısa soluklu heyecan kabilinden Twitter öne çıkıyor. Bir de YouTube kanalları üzerinden yayın yapmak var. Dolayısıyla yazı zor geliyor. Ayrıca yazı yazmak için aynı zamanda okumak, kendini geliştirmek de gerekiyor. Ama görüntülü iletişim araçları bütün bu sıkıntıları (!) ortadan kaldırıyor. Türkiye’nin 70’lerde televizyonlu hayata geçişini analiz etmeye çalışanlar, sosyolojik çözümlerini “Okumayı değil seyretmeyi seviyoruz.” cümlesiyle özetlerlerdi. Aslında içinde geçtiğimiz dönemin kıyıya vuran yansımasında da aynı görüşü bulmak mümkün: Televizyon yerini sosyal mecralara bıraktı. Toparlarsak sinema ve spor cephesinde ‘yazarlığı’ takısına rağmen aslında yazı-çiziden çok kısa cümlelerin ve görüntünün hâkim olduğu bir evrenin tortularını karşımızda buluyoruz… Ama günümüz refleksleri de bu galiba. Ben bu reflekslerle büyümedim, bundan sonra da ne kadar ömrüm kaldıysa bu süre içinde de bu reflekslerle hareket etmeyeceğim. Bu bakımdan demode, arkaik bir görüntüye sahip olduğumu da biliyorum ama doğama ihanet edemem. Yazmak, okumak ve bu yolla üslubunu, tarzını geliştirmek her zaman önemlidir. Bilmiyorum, dünya nereye evrilecek ama ben ‘Suç ve Ceza’nın, ‘İnce Memed’in, ‘Savaş ve Barış’ın, ‘Sefiller’in, ‘Madame Bovary’nin yerini hiçbir tweet’in ya da YouTube programının dolduracağını sanmıyorum… Hatta bir İslâm Çupi (bu cepheye yer yere Tanıl’ınkileri de / Bora / dâhil edebilirim) yazısının nefasetini de…

- “Aralarında iyi filmler olsa da genel olarak sinema sektöründe olması gereken düzeye uzağız.” düşüncesi hâkim. Katılıyor musunuz?

Ben genel olarak sinemanın eskiyen bir sanat olduğunu ve büyük yapıtlarını çok çok önceden verdiğini düşünüyorum. Sadece sinemada değil, başka disiplinlerde de benzer manzara var. Artık geçmişte yapılan işlerin bir tür replikalarına soyunuyoruz. Aynı sularda defalarca yıkanıyoruz. Bizim cepheye göz atarsak mesela Yılmaz Güney gibi bir değeri çıkarmış bu topraklar. Modern zamanlarda da çok iyi isimler görmüşüz. Dertleri, tasaları farklı, üslupları, stilleri, anlatım biçimleri oturmuş birçok değer… Dolayısıyla benim “gereken düzeyden uzağız” türünden bir sıkıntım yok. Şimdi zamanın temsilcileri: Nuri Bilge’si, Reha Erdem’i, Zeki Demirkubuz’u, Tayfun Pirselimoğlu’su, Onur Ünlü’sü, Yeşim Ustaoğlu, Pelin Esmer Emin Alper; say say bitmez… Ayrıca sinemaya ilişkin çabası olan ama var olan dağıtım sisteminde kendisine alan bulamayan birçok genç isim var; sadece festivallerde kendisini hatırlatmak zorunda olan… Bir de işin şöyle bir boyutuna bakmak lazım; yaşadığımız dünyada geçmişin arkaik kimlikleriyle daha ne kadar yol alacağız? Kieslowski bana evrensel dertleri anlatıyordu ya da mesela şimdilerden Paolo Sorrentino, İtalya’nın çürümüşlüğünü perdeye taşıyor ama ayrı dertleri dünyanın her köşesinde hissetmiyor muyuz? Dolayısıyla ‘Yabancı futbolcu tartışması’nda olduğu gibi işi yerli ve milli çizgilerden uzak ele almak lazım. Yabancılar gelsin, senin gençlerin de oraya gitsin, ‘multikültürel’ bir dünyada mesafeleri kapamanın en güzel yolu bu…

- Gelelim sinema ve futbol ilişkisine... Aralarındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz? Yeşil sahalar sizce de sanatın ilham kaynağı olmayı sürdürüyor mu?

Futbol bir sanat... En azından benim bu oyunu sevmeye başladığımda manzara böyleydi. Oyundaki ilk kahramanım olan Johan Cruyff üst düzey bir sanatçıydı, bütün zamanların en güzel takımı tanımını hak edecek ‘82 Brezilya’, Zico, Socrates, Eder gibi sanatçılardan geçilmiyordu. 86 Meksika’da ipi göğüsleyen Arjantin’i, bütün zamanların en büyük sanatçısı Maradona ‘mutlu son’a ulaştırdı. Ama artık sanat yerini işleve bıraktı. Fiziki mücadele, alabildiğine taktik sanatın yerini aldı. Talebe göre oyunun içindeki sanatçılar da azaldı. Messi mesela hâlâ eski zamanların ruhunu taşıyan bir isim. Ama aynı dönemin bir başka öne çıkan ismi Ronaldo sanatçıdan çok zanaatkâr. 2018 Dünya Kupası’nın Belçika’sı sanatçıların ve emekçilerin post-modern zamanlarda en güzel bileşimlerinden biriydi ama sadece fiyakalı gösteriye soyunmak isteyen Brezilya’yı geçmelerine rağmen Fransa’nın taktiksel ve fiziksel üstünlüğüne yenik düştüler. Tıpkı İspanya 82’de, Brezilya’nın Rossi’li İtalya’yı aşamaması gibi… Özetle yeşil sahalar hâlâ sanatı ve sanatçıyı seviyor ama oyunun endüstriyel yapısı bu inceliği, zarafeti, narinliği taşıyamıyor, taşıtmıyor. Kendi ligin, kendi kupan, Avrupa kupası, milli maçlar derken için dışın futbol oluyor ve artık sanatınla değil fiziki kapasitenle sahnede kalman, ayakta durman gerekiyor. Bu da oyunu sanattan ziyade otomasyona dönüştürüyor. Ama yine de bu durumdan hicap duyduğumu söyleyemem, sonuçta ben yatılı okulda (ki bizim okulun çok güzel bir sahası vardı / Arifiye Öğretmen Lisesi) ya da mahallede üç-beş kişi top oynasa durup seyreden bir neslin ahvadıyım, dolayısıyla ne oynanıyorsa elden geldiğince seyrediyorum.

- 2011'deki bir röportajınızda, “Futbolun sinemaya çok ihtiyacı yok. Çünkü futbol, film gibi.” demişsiniz ama biz sizden yine de talepte bulunalım. Okuyucularımıza futbolu konu edinen, anlatan hangi filmleri izlemelerini önerirsiniz?

Benim için bütün zamanların en güzel futbol filmi ‘Cehennemde İki Devre’dir. Zoltan Fabri’nin bu başyapıtı hem oyunu hem bu oyunun dünya tarihinin çok özel bir döneminin koşullarında varoluş biçimini alabildiğine yalın ve gerçekçi bir dille anlatır. Zaten öyküsü yaşanmış bir olaydan sinemaya aktarılmıştır. Popüler kültür aynı öykünün ‘mutlu son’la biten versiyonu olan John Huston’ın ‘Zafere Kaçış’ını çok sever ve öne çıkarır. Ama asıl orijinal ve yüreğe dokunan hikâye ‘Cehennemde İki Devre’de anlatılır. Serdar Akar’ın ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ı, Ricky Tognazzi’nin ‘Ultra’sı, ünlü İngiliz menajer Brian Clough’un Leeds United’ın başında geçirdiği 44 günü anlatan ‘The Damned United’ (Bizde ‘Lanet Takım’ olarak bilinir), Ken Loach’un ‘Looking for Eric’i, Khyentse Norbu imzalı ‘Kupa’ (Phörpa), Eran Riklis’in ‘Kupa Finali’ (‘Gmar G’avi’a), Jasmin Dizdar’ın ‘Güzel İnsanlar’ı (‘Beatiful People’), Stephen Frears imzalı ‘Karavan’ (‘The Van’) ve Gurinder Chadra’nın yönettiği ‘Hayatımın Çalımı (‘Bend It Like Beckham’) sevdiğim, üzerinde yazılıp çizilmeye, konuşulmaya değer bulduğu futbol filmleridir…

- Filmlerden çıkıp futbolun ta kendisine geçelim. Dünya ve Türkiye futbolunda endüstriyelleşmenin, eşitsizliğin ve adaletsizliğin kendini iyice hissettirdiği konuşuluyor. Siz neler düşünüyorsunuz?

Dünya ölçeğindeki büyük organizasyonların düzenlendiği ilk günlerden beri aslında hep aynı takımlar sahnededir. Hem ülkeler hem de kulüpler düzeyinde. Ama geçmişte şöyle bir şey vardı; bilinmezlik, tanınmazlık bir avantajdı. Tıpkı sonradan ‘efsane’ olan Macaristan takımının, 1953’te İngiltere’yi Wembley’de 6-3 yenmesi gibi. İngilizler bu oyunu bu kadar iyi oynayan bir rakiple karşılaşacaklarını bilmiyorlardı ve o gün Macarları ağzı açık izlediler. Benzer şekilde Sovyet ve Yugoslav takımları 60’ların sonuyla 70’lerde bu türden efektler sunarlardı. Mesela ben Dinamo Kiev’in, Bayern’i yenerek ‘Süper Kupa’yı alışını siyah-beyaz televizyonda izlemiş ve unutamamıştım. Gerçi Dinamo Kiev, o yıl Kupa Galipleri’nde Bursaspor’u elemişti ve kadrolarını ezbere biliyordum ama yine de Bayern’i iki maç sonunda (Almanya’da 1-0, Kiev’de 2-0 kazandılar) geçerek kupaya uzanacaklarını (11 yaşımdaydım) hayal edemiyordum. Keza Göteborg, Anderlecht gibi takımlar da sürpriz yaparak sahne alıyordu o dönem. Mesele şuydu; bu denli iç içe geçmiş bir dünya yoktu, kimse kimsenin yeteneğine çok küçük yaşlarda göz koymuyordu, dağılım daha dengeliydi, kupalarda eleminasyon sistemi vardı ve mesele Şampiyonlar Ligi’nin atası olan ‘Şampiyon Kulüpler Kupası’na her ülkenin sadece şampiyonu katılıyordu. Para ve ilgi sadece belirli liglerde toplanmadığı için oyun sürprizlere açıktı. Keza komünist bloktaki oyuncular soluğu Batı’da alamadıkları için de özellikle Sovyet takımları çok güçlüydü.

- Peki, ya şimdi?

Artık böyle bir dünya ve futbol iklimi yok tabii ki. Aidiyet duygusu da arkaik bir özellik. Hayat boyu aynı takımın formasını giyen oyuncu sayısı çok az. Sirkülasyon çok yoğun ve herkes bir an önce sınıf atlamak istiyor. Oyuncu da takım da… Ve bizim coğrafyamız için kötü olan şu; zihniyet her kademede aynı. Süper Lig’deki takımın yöneticisi de amatör ligdeki temsilci de başarı ve günü kurtarma derdinde. Kimsede sabır yok, herkes kendi alanının yenilmezi, muhteşemi olma peşinde. İki maç üst üste yenilirsen hemen teknik direktörle yolları ayırıyorsun vs. Ben çocukluğumda Galatasaray’a ve Hollanda’ya gönül vermiştim. İkisi de gün yüzü göremedi uzun süre. Ama futbola olan sevgim hiç eksilmedi, hatta böylesi bir durumun beni daha erken yaşlarda olgunlaştırdığını düşünmüşümdür hep. Çünkü hayat yenilgileri, hayal kırıklıklarını da kapsar. Ama aynı şeyleri sonraki kuşaklardan bekleyemeyiz tabii ki. Artık herkes kazanan takımları seviyor; kim bilir doğrusu budur belki…

- Futbolun borsadan kurtulup, arsada oynanması mümkün mü? Başka bir ifade ile futbolun çıkış noktası, güzelliği ve kendine özgü büyüsü için maç bitti mi?

Bu oyun her şeyiyle çok güzel, yani büyüsü hiç bitmez. Hâlâ en popüler spor olması da bunu gösteriyor; eski kuşaklar gidiyor yenileri geliyor, büyü devam ediyor. Ama gelmeyen bir şey var, arsadaki futbol. Artık o arsaların yerinde geçmişte olduğu iki iki-üç katlı mütevazı yapılar da yok, koca koca gökdelenler yükseliyor, betonarme her yanı sarmış durumda. Bu tabii ki bambaşka bir tartışmanın konusu; bu kadar çok nüfusu nasıl barındıracak, nasıl organize edeceksin? Arsa fiyatları yüksek, ister istemez bazı yerlerde gökyüzüne yükseleceksin. Lakin futbol da bir sosyolojinin ifadesi elbet. Böyle olunca oyunun arsa eksenli çıkışı yok oluyor, ki oldu da… Peki, eskiden arsalar varken futbolumuz düzeyi çok mu iyiydi? Elbette hayır, dünya ve Avrupa standartları açısından daha kötüydü aslında ama mahallenin çocukları oyunun ruhunu anlar, böyle severlerdi. Şimdi halı sahalar arsaların yerini almış durumda. Benim çocukluğumda birisi gelip bize “Top oynamak için para vereceksiniz.” dese, “Bu deli midir nedir?” diye tuhaf tuhaf bakardık ama artık geçmişin delice tavrı bugünün gerçeğine dönüşmüş durumda. Bir de işin şimdiki zamanlardaki yansıması olan ‘bahis’ kısmı var. ‘Rahmetli’ pederin bana eğlencelik olsun kabilinden spor-toto oynattığı dönemin çok uzağındayız ve günümüzde, meseleye ilişkin fazlasıyla yoğun donanımlı bilginin altında böylesi bir eğilim de yatıyor. Üstelik bahis, futbolsever üzerinde şöyle tuhaf bir etkiye sahip; fanatik olsan bile para kazanmak adına ‘mantıklı’ davranıyorsun!

- Teşekkür ediyoruz. Eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Ben teşekkür ederim… İyi oynayan, hak eden kazansın. Sahada da hayatta da… Futbol (pratikte bunun pek karşılığını görmesek de) bu temel kültürü aşılar her zaman, ben de bu yönde bir dilekte bulunayım…