Vedat Özdemiroğlu

Vedat Özdemiroğlu: Mizah dergiciliği de futbol gibi ekip uyumu gerektiriyor

Dünya koronavirüs pandemisiyle zor günlerden geçerken gülmeyi unutmayalım istedik ve Vedat Özdemiroğlu’nu konuk ettik. Özdemiroğlu’yla mizah yazarı olma serüvenini, mizah dergiciliğinin geldiği noktayı, futbola olan ilgisini ve futbolla ilgili üretimlerini konuştuk.

Röportaj: Utku Gel


- Merhabalar. Kısaca özetlemenizi istesek, kimdir Vedat Özdemiroğlu?

İnsan en çok kendini bilemez ama teknik cevabını vereyim. 1968 Ankara doğumluyum. Yazarım, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdim. 19 yaşında Çarşaf dergisinde başladı yazarlığım. Dünyanın en çok satan 3. dergisi Gırgır’ın yazarı oldum. 2007’den beri de Uykusuz’da yazıyorum. Bir sürü yerde çalıştım ama özeti bu.

- Bir şeyler yazma serüveni nasıl başladı?

İçimden geldi. Lise yıllarımda kısa, komik şeyler yazdım. Bunları arkadaşlarıma ve evdekilere gösterdim. Genelde gülüyorlardı. Oradan bir cesaret alıp dergilere yazmaya başladım ve amatör olarak yayınlandı yazılarım. Sonra da usta-çırak ilişkisi doğrultusunda dergi yazarı oldum.

- Peki, bu yazma serüveni mizaha nasıl çıktı? Başka bir ifade ile neden mizah?

6 yaşından beri bir şeyler okuyordum. Çok fazla okumaya düşkündüm ama en büyük zevki o dergileri okurken aldığım için galiba… Onun bir yansıması diye düşünüyorum. Komik hikayeler dinlemeyi, espri yapanların yanında olmayı hep çok sevdim. Yönelimim, neşeli ve içinde espri barındıran durumlardı.

- Buradan profesyonel yazarlığınıza geçelim. Çeşitli mizah dergilerinde, gazetelerde yazar olarak bulundunuz. Kitaplarınız ve senaryolarınız da var. Bu süreçleri biraz anlatmanızı istesek?

18 yaşındayken, Nokta Dergisi’nde okuyucu mektubu yazmıştım, ilk defa imzamı orada gördüm. Elle yazdığım bir mektubu dergide görünce heyecanlandım. İnsan kendi imzasını dergide ya da gazetede görünce heyecanlanıyor. Bu galiba bütün yazarlar için de geçerlidir. Sonra Oğuz Aral’ın yönettiği Gırgır ve Tekin Aral’ın yönettiği Fırt Dergisi’nde amatör yazılarım çıktı. Oradan da cesaretle, basın-yayın da okuyordum, Hürriyet’e gitmiştim. O haftaki Fırt ve Gırgır’da çıkan yazılarımı gösterdim. Bana, ‘’Çarşaf’a gel’’ dediler. Şimdi olmayan Çarşaf Dergisi’nin yazarı oldum. Birdenbire kendimi mesainin içinde buldum.

Bir sene sonra, Çarşaf’taki yazılarımı alıp Atilla Atalay’a gittim, Gırgır Dergisi’ne. Yazılarıma baktı, ilgilendi. Sonra dergide ufak tefek yazılarım çıkmaya başladı. O zamanlar duvar yazıları çok ünlüydü ve çok sevdiğim mesai arkadaşlarımdan Metin Üstündağ bir ekol geliştirmişti; kısa, çarpıcı aforizmalar. Atilla da daha ziyade onlardan yazmamı istedi. Her hafta biraz daha çalışarak derginin yazarı oldum. Sonrası Gırgır, Fırt’tan sonra Avni Dergisi, 1992 yılında da Leman’a geçtim, 12 yıl boyunca orada yazdım. Bütün bu süreçte televizyonlara, radyolara işler yaptım. Ata Demirer ile ‘Korsan TV’yi yazdım. Bir sürü şey yazdım da en sevdiğim bu oldu galiba. ‘İnşaat’ filminin senaryosunu yazdım. Sonra ‘Niyazi Gül Dörtnala’ filminin senaryosunu yazdım. Gazetecilik yaptım. Bunun dışında komedyenlik de yapıyorum. Böyle mesailerim oldu.

- Türkiye'deki mizahı ve mizah dergiciliğini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Bütün dünyada kağıt mizahı azalıyor giderek. Sadece mizah dergileri değil. Eskiden darbe dönemlerinde bile ekmek ile birlikte gazete dağıtılırdı. Son sokağa çıkma yasağında öyle bir uygulamaya tanık olmadım. Hafta sonu benim gibi kağıt düşkünleri gazete alamadılar. Artık kağıt basını dijitale kaydı. Bu tabi ki tirajlarda azaltma yaratıyor ancak müptelaları yine dergileri alıp okuyorlar. Tirajlarımız azaldı maalesef ama var olan her şey umut verir, biz de tümden yok olmadığımız için kağıt mizahına mensup kişiler olarak direnmeye devam edeceğiz, hem yazıcısı hem okuyucusu olarak.

- Futbola geçelim istiyoruz. İlginiz nasıl başladı?

Adım Vedat Okyar’dan geliyor, Beşiktaş’ın rahmetli kaptanı. Bir tek futbolla değil, birçok sporla ilgilendim hayatımda. Basketbol oynadım, masa tenisi oynadım, halı sahalarda ve mahalle maçlarında futbol oynadım. Çoğunu da seyrettim. Sağlam bir olimpiyat seyircisiyim. Babamın Beşiktaşlı olmasıyla biz de Beşiktaşlı olduk. Belki herkese takımı öyle geliyordur ama en doğru takımı tutuyorum gibi geliyor bazen.

- Futbola ilginizi üretimlerinizle de buluşturmuşsunuz. “Şampiyon Beşiktaş” kısa filmi ve ‘’Deniz Tarafındaki Kale” şiir kitabı... Bu projeler nasıl ortaya çıktı?

Kısa film hasta oğluna umut vermeye çalışan bir baba ile ilgiliydi. Oradaki takım seçimimi tabii ki Beşiktaş olarak yaptım. Aziz Nesin’in Gol Kralı’nı rahmetli Osman Seden filme uyarlamıştır. O da iyi bir Beşiktaşlı olduğu için filmde Kemal Sunal’ın takımı Beşiktaş’tır. Tercihini o yönde kullanmıştır. Biraz buna benzer bir şey. Herhangi bir takım olabilirdi. Ben tercihimi Beşiktaş yönünde yaptım. Ama ‘Şampiyon Beşiktaş’ bir Beşiktaş filminden ziyade bir baba-oğul filmidir.

Şiirler de tesadüf çıktı. Beşiktaş 100. yılında şampiyon olunca sevdiğim bir hoca olan Lucescu’ya şiir yazmıştım Leman dergisinde. Sonra o tahminimden çok daha fazla ilgi gördü. Ben de öyle bir kanal açmak istedim. Futbol sahalarında küfür eleştirilir, küfrün yerine şiiri koymaya çalıştım aslında. Herkesin çocukluğundan beri ilgi duyduğu şeyler vardır. Kimisi arabaları çok sever, oyuncak arabalara düşkündür. Kimisi oyuncak bebeklere düşkündür. Benim de kahramanlarımın bir kısmı mizahçılardı, bir kısmı oyunculardı, bir kısmı da futbolculardı. Çocukluğumdan gelen sesi dinledim. Futbolun da şiirinin yazılabileceğini tahmin ediyordum, yazarak olduğunu da gördüm. Bu şiirleri de Deniz Tarafındaki Kale’de topladım.

- Edebiyat ve sanatın, üretim anlamında, futbolla ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Çok yoğunluktan bahsedemeyiz ama var olan güzel örnekler mevcut. Mesela çocukken seyrettiğim Macarların ünlü yönetmeni Zoltan Fabri’nin meşhur filmi vardır; Cehennemde İki Devre. Nazi kampında geçer, oradaki Macar Yahudilerinden bir takım oluşturulur ve Nazilerle maç yaparlar. Daha sonra bu fikirle daha büyük bütçe ve ünlü isimlerle Zafere Kaçış filmi yapıldı. Ama meraklısına kalpten, Cehennemde İki Devre’yi tavsiye ederim. Sanat açısından da çok değerli bir filmdir. Sinemada böyle bir karşılığı var. Futbol kitapları var. Bunun da öncüsü galiba Eduardo Galeano’nun ‘Gölgede ve Güneşte Futbol’ adlı kitabı. Güney Amerika kültürünü çok iyi bilen bir yazar olarak futbolun halkı nasıl etkilediğini, hayatta ve iç dünyalarda nasıl yer ettiğini çok iyi anlatmıştır.

- Peki, futbol ve mizah desek? Yani Vedat Özdemiroğlu'nun gözünden, kaleminden futbolu sorsak?

Son dönem ofansif mizahtan bahsettik. Ofansif lafına futboldan daha aşinayız. Sadece mizaha değil hayata da benziyor futbol. Bireysel sporlardan farklı bir ekip çalışması gerektiriyor. Daha başkalarına muhtaç olunan bir oyun, ekip uyumu gerektiriyor. Biraz mizah dergileri de öyle. Bireysel yaptığın bir iş kişisel sergi olur, kitap olur ama dergi olunca bir ekip çalışmasına ihtiyaç var. Bu açıdan dergicilikle futbol benziyorlar birbirlerine. Güvenmek, arkanda hissetmek zorunda olduğun insanlar var. Herkes işini iyi yaptığı zaman ortaya iyi bir ekip işi çıkıyor. Hücum oynarken defansta açık bırakmamak gerekiyor. Aynı diyalektik her iki alanda da mevcut.

- Teşekkür ediyoruz. Eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Dijitalin hâkimiyetine karşı genç arkadaşlarımı ve yaşıtlarımı, mizah okuyucularını düzenli olarak Uykusuz ya da diğer mizah dergilerini almaya davet ediyorum çünkü bu bir gelenek. Türkiye’de mizah dergiciliği Türk El Sanatlarına girmiştir bence. Bu geleneği yaşatmamız gerekiyor mizahçılar ve mizah okuyucuları olarak. “Arada bir alıyorum.” diyenlerin sürekli almasını, hiç almayanların da almaya başlamasını rica ediyorum. En azından bir denerler, kimseyi zorlayamayız tabii.

Futbol ile ilgili de rahmetli Metin Kurt’un lafını hatırlatayım; “Futbol borsada değil, arsada güzeldir.” Endüstriyelleşmiş futbolun, özündeki tavrı çirkinleştirdiğini düşünüyorum. Ticari olması kaçınılmaz ama futbolcuların kendi formalarını yıkadıkları zamanları unutmayalım. Çünkü tertemiz, zekaya dayalı bir oyun var. O özü kaybetmeyelim. Taraftarlara çok görev düşüyor. Küfür dilin terörüdür, küfürden arınmak gerekiyor, güzel şarkılar söylemek gerekiyor. Küfürsüz tezahürat yapılmasını çok isterim. Bir de en azından hazırlık maçlarında 0-0 zulmüne son verilmesini isterim. 90 dakika sonunda 0-0 biten hazırlık maçlarında beşer penaltı atılsın.

Mesela voleybol kendi içinde bir devrim gerçekleştirdi. Eskiden servis yeterdi sayı için. Şimdi her servis bir sayı ile sonuçlanıyor. Bilemezdik bir setin ne kadar süreceğini eskiden, burada önemli bir değişim gerçekleşti. Akla ve zekaya dayalı sporlarda bunu harekete geçirmek gerekiyor. Futbol da bunu VAR sistemi ile yaptı. Doğru uygulamadır. Bir anlık hakemlerin hatası olabilir. Bir Beşiktaşlı olarak geçen çok üzüldüm, Galatasaray maçındaki taç pozisyonunda hakem hatalı olduğunu şimdi söylüyor. Emeklerin ziyan olmaması gerekir. Aklımızla daha iyi yapalım. Bir de spor çok önemlidir.

Umarım bu zor günleri atlatırız dünya olarak. Politik ve sosyo-ekonomik olarak daha hakça bir dünyaya geliştiğimiz zaman ne kalacak geriye? Sanat kalacak, spor kalacak, edebiyat kalacak… Bunları çok önemsememiz gerekiyor. Sosyalizmin gelmesini beklemeden de bir sosyalist gibi yaşayabiliriz diye düşünüyorum. Çok teşekkür ederim. Derdimiz Futbol ekibine selamlar.