İvan Ergiç

Bursa’da bir hayalet dolaşıyor: İvan Ergiç

Arda Gel


Koronavirüs günlerinden geçerken yolu geçenler bölümüne bir yazı yazmak istedim ve konuyu belirlerken aslında hiç zorlanmadım. Zira ülkemiz ve dünya amansız bir salgın ile boğuşurken iki anahtar kavram zihnimi açtı. Umut ve dayanışma. Futbol dünyasında ise maalesef bu iki kavramı içerisinde barındıran ve yolu ülkemizden geçmiş pek bir örnek bulunmuyor. Az bulunanları ise kıymetinden olsa gerek kelimelere dökmek zor. Biraz da bu yüzden onu anlatırken hep bir enternasyonalist alt metin olacak aklımda. Çünkü kişisel tanışıklığımı ömrüm boyunca onurlu bir hatıra olarak taşıyacağım Metin Kurt, ayakları bu topraklara basan ve emeğin evrensel mücadelesine uzanan bir el ise İvan Ergiç de o eli Balkanlarda kavrayanlardandı. Yolu bu topraklardan geçti, ne de iyi etti.

İvan Ergiç, 1981 yılında Yugoslavya’da doğdu. Ailesi, iç savaş dolayısıyla önce Sırbistan'a oradan da Avustralya'ya göç etmek zorunda kaldı. Bu göç hikâyesi veya genel olarak Yugoslavya’da bu süreçte yaşananlar, Ergiç’in bildiğimiz anlamda kimliğinin gelişmesinin de alt yapısını oluşturdu. Daha önce yazmış olduğum “Boban’ın tekmesi: Bir maç ülkeyi böler mi?” başlıklı yazımda bu süreci yüzeysel olarak şu şekilde anlatmıştım:

“Dünya futbolunda özellikle 80’li yıllarda esmekte olan Balkan rüzgârı, sporun siyasal bir sistemle beslendiği  bir coğrafyada başarının kaçınılmaz olduğunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Josip Broz Tito Yugoslavya’sı ana slogan olarak hayatın her alanında “bratstvo i jedinstvo”yu (kardeşlik ve birlik) kullanıyordu. Farklı etnik köken ve dinlerin bir arada yaşadığı Yugoslavlık üst kimliğinin benimsendiği bir coğrafyadan bahsediyoruz. Fakat Tito’nun ölümü, dünyada reel sosyalizmin çözülüş sürecine girmesi Yugoslavya topraklarında milliyetçiliğin artmasına neden oldu. Yugoslavya’nın parçalanması ile ortaya çıkan devletleri sıralarsak belki de durumun vahameti daha net olarak ortaya çıkacaktır. Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Kosova bu parçalanma sonucu ortaya çıktılar. Yani 90’ların başında başlayan ayrılma hamleleri 2008 yılında Kosova’nın ayrılmasına kadar devam etti.”

Göç yolculuğu: Avustralya, İtalya, İsviçre...

Bu göç hikâyesi öncesinde Belgrad’ın minik takımında futbola başlayan İvan Ergiç, göç sonrasında futbola Avustralya’nın Instute of Sport Kulübü’nde devam etti. Profesyonelliğe ilk adımını ise yine bu ülkede Perth Glory Kulübü’nde attı. Perth Glory‘nin sezonu ikincilikle bitirmesine 31 maçta 10 gol ile katkı koyan genç Ergiç’in performansı onu Çizme’ye, Juventus’a taşıdı. Juventus’ta çok fazla forma şansı bulamadı. Tecrübe kazanması için kiralanması gündeme geldi. Tüm plan, Basel’e kiralanan futbolcunun burada deneyim kazanıp yeterli bir performans gösterirse yeniden Juventus’a dönmesi üzerineydi. Ergiç’in Basel serüveni ise planı aksatmayacak şekilde iyi gidiyordu. Fakat bu süreçte çok talihsiz bir sakatlık geçirdi. Uzun süre futboldan uzak kaldı. Bu süreç onu hem fiziki olarak hem de ruhsal olarak yıpratmıştı. Kendisi bu süreci daha sonra şu şekilde anlatacaktı:

“Sakatlıktan kurtulmak için ameliyat oldum ama bu çare olmadı. Ameliyattan bir virüs kaptım. Bu dönemde çok zayıf düştüm. Psikolojim bozuldu. Yaklaşık bir yıl oynayamadım. Bir yıl boyunca hem fiziksel hem de psikolojik tedavim sürdü. Maddi manevi birçok sorun üst üste geldi. Futboldan vazgeçmeyi bile düşündüm. Bütün bunların sonucunda da psikolojim iyice bozuldu. Kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Gittiğim psikologlar kliniğe yatmamın benim için iyi olacağını söyledi. Bu benim için çok büyük bir olay değildi. Vücudumun herhangi bir yerindeki rahatsızlık gibi ruhsal yönden hastalığımı kabullendim. Dört ayı aşkın bir süre klinikte yattım. Orada kendimi dinleme şansı buldum. Hayatımı gözden geçirdim. Klinikten çıktığımda yenilenmiş bir İvan'la yola devam ettim.”

Bu süreçten sonra Juventus’a dönme hayalleri suya düşen Ergiç, Basel’de yeniden futbola tutundu. Basel’de kaptanlık yapacak kadar öne çıktı. Takım arkadaşlarıyla kurduğu bağ hiçbir zaman taraftarla kurduğu bağ kadar güçlü olamadı. Çünkü Ergiç, takım arkadaşlarının aksine kendini sosyalist olarak tanımlıyor ve hayatını da buna göre organize ediyordu. Endüstriyelleşmiş bir sektöre dönen futbolda bunu nasıl başarabildiğini ise Türkiye Futbol Federasyonu’nun yayın organı olan Tam Saha Dergisi’nde Engin Akdemir’e verdiği röportajda şöyle açıklıyordu:

“Evet, futbolcular büyük paralar kazanıyor ama o parayı nasıl harcadıkları konusuna kendileri karar veriyor. En iyilerini alabilecek duruma sahip olmama rağmen her zaman ikinci el araba kullandım. Marka meraklısı değilim, bunu kıyafetlerimden de anlayabilirsiniz. Hiç kırmızı bir spor araba hayali kurmadım. Oynadığım takımlardaki arkadaşlarım beni hiçbir zaman anlamadı. Futbol hayatım boyunca hiç kırmızı kart görmedim. Bu karakterimin sahaya yansımasıdır. Marksist teoriyi kendime uyarladım ve çok para kazanıp kendimi şımartacağıma, kişiliğime çok daha önem gösterdim, kendimi korudum. Sadece bununla kalmadım, her işimi kendim yaptım. Benim hiç menajerim olmadı mesela. Karl Marx'a olan hayranlığım babamdan geliyor. Bana felsefe okuma alışkanlığını da babam kazandırdı.”

Basel’de geçirdiği sekiz sezonda toplamda 202 maça çıktı ve 30 gollük bir katkı sundu. Orta sahada hem ofansif hem de defansif özellikleriyle öne çıkıyordu. Oyunu çift taraflı oynama kabiliyeti kendisini takımın değişmez isimlerinden yapmıştı. Fakat Basel’de yaşanan teknik kadro değişimi ile Thorsten Fink göreve geldi. Bu değişim, Ergiç için Basel serüveninin sonu demekti.

Bursaspor'un 'sol' kanadı

Yeni durağı 2009’da Bursaspor oldu. Kendisini tanıyanlar için heyecan verici fakat genel olarak futbol kamuoyu için Anadolu takımlarının transfer ettiği sayısız yabancıdan biriydi. O yıl ligde inanılmaz işler oluyordu. Son maça taşınan şampiyonluk mücadelesinde ipi Bursaspor göğüslüyordu. Nefes kesen bir sezonun son haftasıyla Bursaspor şampiyon olmuştu. İvan Ergiç zafer sarhoşu olmadan takım oyunu vurgusu yaparak bu süreçte artık Türkiye’de sahibi olduğu hatırı sayılır şöhretin hakkını vermişti. Bu şampiyonluğun onun açısından en sevindirici yanı Bursaspor taraftarının takımlarını Şampiyonlar Ligi’nde izleyecek olmasıydı. Maddi imkânlar yüzünden izleyemeyecek olanları ise tabii ki unutmadı. Grubun en önemli maçı olan Manchester United karşılaşması için aldığı biletleri tercümanı aracılığıyla taraftarlara dağıttı. Bu davranış taraflı tarafsız herkesin gözünü Ergiç’e çevirmesini sağladı. Zira ülke futbolumuz zirzopluklara teşneydi ama bu adam farklıydı. Çünkü endüstriyel futbolun şifrelerini çözmüştü:

"Futbolun başkahramanları toplumun alt tabakalarından yukarıya çıkan insanlar olduğu için futbol bir tür ‘insani proje’ olarak gösterilirken, aslında sınıfsal ayrımcılıktan kâr edip dolaylı olarak bu ayrımcılığı yeniden üretiyor... Profesyonel sporun tüm numarası bu!"

İvan Ergiç Bursaspor’da 70 maçta 10 gol, 5 asistlik bir performans sergiledi ve Sırbistan’ın milli formasını 11 kez giydi. 2011’de ise kariyerini sonlandırdı.

Metin Kurt ve İvan Ergiç omuz omuza

Yazının başında Metin Kurt ağabeye değinmiştim… Yaklaşık 10 yıl kadar önce Metin ağabey ile bir panel düzenlemek için telefonlaşmıştık. Kurgumuz Adana Demirspor’un taraftar grubu olan Şimşekler Grubu ile Metin ağabeyi endüstriyel futbol temalı bir söyleşide Çukurova Üniversitesi öğrencileri ile buluşturmaktı. Rektörlük Metin ağabeyi ‘sakıncalı’ bularak panele izin vermedi. Öfkelendik ama elden de bir şey gelmedi. Daha sonra İstanbul’da bu konunun kritiğini birkaç sefer yapma fırsatı bulduk. Neticede o projemiz rafa kalkmıştı.

Fakat Karaburun Bilim Kongresi mükemmel bir organizasyona imza atarak 2011 yılında Metin Kurt ile İvan Ergiç’i bir oturumda yan yana getirdi.  Metin ağabey “Endüstriyel Futbol mu? Finans Kapitalin Sporu Mu?” başlıklı bir sunum yaparken, İvan Ergiç de “Modern Sporun Felsefesi: Eleştirel Bir Yaklaşım” başlıklı sunumu yaptı. Bu topraklar iki futbol adamının konuşacak çok şeyi olduğunu bir kez daha gördüler. Bu vesile ile Metin ağabeyi bir kez daha sevgi ve özlemle anarken kapanışı Ergiç’in Karaburun Bilim Kongresi’nde yaptığı sunumdan bir alıntı ile yapalım:

“Eskiden ‘Amerikan rüyası’ zeka, yaratıcılık, önsezi, kişisel gelişim ve liderlik özelliğiyle başarıya uzanma teorisiyken, bugünkü ‘futbol rüyası’ ya da en tepedeki futbolcu olma rüyası, akılsız, eğitimsiz, yaratıcılık taşımaksızın, oyunun kurallarına uyarak paraya ve başarıya ulaşabileceğini telkin eden ve elbette sınıf ayrımını kamufle eden kodlanmış bir mesajdan başka bir şey değil…”